Kuwait: Once upon a time…

Ezgiya Çelebi olarak ilk kez Kuveyt maceramı anlatmaya başlamıştım. Ancak o zaman pek de bilmediğimden sadece Kuveyt için blog açmış, sonra da onları orada bırakmıştım. İlk göz ağrım olarak onları aşağıda derledim toparladım, güzel notumu ekleyerek başladım:
“Gezmeyi severim. Yazmayı da. Kendime yazardım hep. Dediler aslında insan hep bir başkası bir gün okuyacakmış gibi yazar diye. Ben de “Niye bekleyeyim” dedim. Her ne kadar anlatırken iki lafı bir araya zor getirsem de denemeye değer.
İyi okumalar,
Ezgiya Çelebi”

20 Haziran 2011 – Medeniyet Dediğin Tek Dişi Kalmış Canavar
Hani bir fırın açılır ya birden
Hani bir binanın yanından geçerken
Hani bir bunalım geçirir ya insan
İşte öyle bir şey…

2327 kilometre ve 2 saat 55 dakikalık uçuşun ardım vardım Arabistan’ın incisine. Bileti verecek kadının “Vize isteniyor” demesi ile ufak çapta bir kalp çarpıntısı ve onu takip eden ses incelmesi ile “Ama bana vize yok dediler” nidalarından sonra bindim uçağa. Bir yanımda benim üç katım bir amca ve diğer yanımda da sürekli kuran okuyan bir abi vardı. Bu nedenle hayırlı ve sorunsuz bir yolculuk olduğuna inandım. Yaklaşırken şöyle bir havadan göremedim Kuveyt’i diye içim buruldu azıcık ancak sonradan yere inince zaten gözünün alabildiğine görünce ülkeyi mutlu oldum. Hafif buğulu bir görüntüyü palmiye ağaçları ve her biri devlet dairesi gibi olan binalar tamamlıyor. Mesela bir tane eve şöyle on beş kişi yerleşsek birbirimizi görmeden yaşarız, öyle sınırları vardı.

Burada vergi diye bir şey yokmuş. Okudum da duyunca bir başka oldu. Vergi yok ve de sosyal devlet, her bir şeyi de karşılıyormuş bu kral. Gerçekten algılayamıyorum. Bir yanda İsveç bir yanda Kuveyt, ilk akşamdan içimde medeniyetler çatıştı.

20 Haziran 2011 – Kuruyup Kalmak
Deyimin mucidi bence Kuveytliler. Sabah ana binayı ararken ve de öğlen şöyle bir binanın çevresinde dolanma amaçlı toplamda 12 dakikalık bir dışarıda kalma durumum oldu ve ben kurudum kaldım.

Bugün “tanıma-tanışma” oldu. Dinar alma, satma, pazarlama. Telefon kartı alma. Markete gitme. Sıcağa dayanıklılık testi. Fotoğraf denemeleri.

1 Kuveyt dinarı yaklaşık 2.7 dolar, yarım ve çeyrek paraları var. Ayrıca o bir dinar ile bir haftalık erzak alınıyor. Biraz bu ne perhiz bu ne lahana turşusu durumu var. 2.5 dinar ile bir depo benzin doluyormuş. Sabit telefonlardan sabit ve cep telefonlarını aramak ücretsizmiş. Daha pek bir şeyini görmedim ama sabit telefondan cebi aramanın ücretsiz olması… Kuveyt, aynı hayallerimdeki gibi!

Telefon kartı ve Kuveyt dinarı almaya çıkınca bir dizi soru sordum. Gündüz gözü ile Kuveyt’i, burası Daiya bölgesi, görme fırsatı buldum. Şöyle ilk bir bakınca filmlerdeki Amerika’dan yer yer hiç farkı yok. Alabildiğine düzlük, sahil şeridinde Chili’s, T.G.I. Friday’s, Starbucks, vb. yemek yerleri var.

Ve tabi ki kuleleri… Ah o Kuveyt Kuleleri… Ana kule (ki hangisi olduğu belli) 187 metre uzunluğunda ve içinde su tankı (su kulesi aslında) ve restaurant bulunduruyor. Su kısmı hariç bir nevi Atakule… İkinci kule de 145 metre civarında ve o da su kulesi… Üçüncü minare gibi olan da bu ikisinin ışığını, elektriğini, vs. organize etmesi için orada… (Bilgileri Wikipedia’dan ödünç çaldım)

Şimdiden daha çok görmek istiyorum.

21 Haziran 2011 – “Be Strong”
Taksiyle Kuveyt Üniversitesi’ne doğru gidince yine bir şehri görme şansım oldu. Yalnız şöyle şehre hakim olarak görmek istiyorum burayı. Bir yere çıkayım da bakayım istiyorum. Böyle hep aşağıdan hep düzlük. Ayrıca bugün bir daha gördüm. Yürünmez burada. Yürümenin neredeyse hareketten sayılmaması, herkesin arabasının olması ve olmayanların da taksi kullanması biraz durumu özetledi sanırım. Bu sıcakla ilgili yasa bile varmış. “Gün Ortası Çalışma Yasağı”, sabah 11’den akşamüstü 4’e kadar.

Döndüğümde burada neler yapacağımı azıcık belirlemeye çalıştılar. Gazetelerden haber özetleri yazmaca bunlardan bir tanesi. Kuwait Times, Arab Times ve Al Watan. Bunların üçü ingilizce çıkıyor. Muhaliften yandaşa sıraladım kendilerini. Üçünde de “Emir”den bahsederken sürekli “His Highness” diyor. Normal tabi ki böyle demesi de adamın adı bir de üç satır olunca bazen iki cümlede bir, bir paragraf isim oluyor.

Gazetelerden sonra da Asma Hanım ona vizelerde yardımcı olabileceğimi söyledi. Orada da bir damga için böyle narin narin kolumu oynatınca “Be strong” diye girdi lafa, BAM diye bastı damgaları. Sabahtan akşama kurduğu tek cümle “Be strong” oldu. Sabahtan akşama diyince tahmin etmişsinizdir, çok Kuveytli gelecek Türkiye’ye çok…

22 Haziran 2011 – Düz Kuveyt Günü
Düz olan gün değil ama Kuveyt! Taktım ben buna, bir yükseltiye çıkmam lazım benim en kısa zamanda… Bugün gördüm, deniz varmış hemen ileride. Diyorlardı da görmediğim için bir yorum yapamıyordum. Lojmanın birinci katına çıkınca fark ettim maviliği. Ne demiş Orhan Veli, “Daiya’ya doğru denizi göreceksin sakın şaşırma”.

Gün kavramımı kaybettiğim gibi, yüksekten bir bakamadığım için olmayan yön kavramımda iyice kayboldu. Haftasonu, ki burada haftasonu cuma ve cumartesi, pazar da ilk iş günü yani “pazartesi sendromu” da yok.

Yarına kadar esen kalın! Esen demişken, ne güzel günlerdi değil mi esintili serin günler… O zaman benden o günler için gelsin, Zeki Müren’den dinliyoruz: Şimdi uzaklardasın…

23 Haziran 2011 – İki Kutup Arasında
Her taraf kum! Bu nedenle şöyle bir genel baktığınızda sanki pismiş gibi geliyor ama değil. Hayat kuma bağlı. Misal cumartesi günü Asma Hanım’lar evlerinde barbekü partisi vereceklermiş, “Bakalım ama havaya bağlı” dedi. Durdum nesine bağlı olabilir diye düşündüm. “Kum çok olmazsa” diye kendi ekledi. O çok sevdiğimiz deniz-kum-güneş üçlüsü buralarda biraz pek de kibar diyemeyeceğim sözlerle beraber anılıyor.

Hazır deniz-kum-güneş üçlüsüne değinmişken, burada benzin neredeyse bedava dağıtılacağı için zaten her daim Bodrum havasında olan ülkede istediğiniz yerlere istediğiniz arabayı satın alarak gidebilirsin. Vergi olmamasını normalmiş gibi karşılamaya çalışıyorum ama olmuyor. Hiçbir vergi yok! Bu nedenle zaten neredeyse %90’ı zenginlik içinde yaşayan Kuveytlilerin zenginliğine zenginlik ekleniyor. O %90 olan kesim de zaten memur… Ama bizim bildiğimiz memur değil, çünkü burada devlet dairelerinde insanlar herhangi bir özel şirkette alacakları maaştan çok daha fazlasını alıyorlar. Hatta bu nedenle devlet özel sektörü güçlendirmeye ve yabancı yatırımları artırmaya çalışıyor.

Gelir gelmez Kuveyt mutfağına özgü neler var dedim. Et dediler. Suudi mutfağı ile karışıkmış ama oradan çok esinlenmişler. Şimdiki amacım en kısa zamanda onlara özgü neler var, öğrenmek. Bunun ikinci aşaması ise tabi ki afiyetle yemek. Bunca Amerika restaurantlar zincirlerine rağmen bulurum umarım.

Gerçekten buradaki zenginliği hayal edemiyorum. Bir ara vaktim olsun ve de güneşte durabilecek sabrım olsun da o inanamadığım evlerin fotoğraflarını çekip de koyayım buraya istiyorum… Bugün havaalanına araba ile giderken bir kez daha baktım şöyle çevreye, inanılmaz büyük evler var. Ve maalesef o inanılmaz evlerin içinde inanılmaz koşullarda çalışan pek çok Bangladeşli, Afrikalı ve Hintli.

Ülkeye giriş sırasında da sadece Hintliler vardı, zaten bunca zenginliğin ve vergisizliğin üstüne Kuveytlilerin hizmet sektöründe olması beklenemezdi ama neredeyse hiç yokmuş. Çevreye bakınca direk görülüyor zaten, nerede ayak işi diye nitelendirdiğimiz görev var, orada göçmenler var. Hakları da koruma altında olmadığı ve de “kefillik sistemi” işlediğinden dolayı ciddi sıkıntılar varmış.

Biraz içimiz burulmuşken, bence neşemizi bulalım. O zaman benden tüm Asya halkına gelsin: “Yad’dil yalefışfıril”! Hep beraber, haydi eller havaya… Ama Kuveyt’e fazla yaklaşmadan dans edersek… Sağolun…

24 Haziran 2011 – İkinci Ağızdan
Hala tam olarak gözlemleyecek fırsatı doğru düzgün bulamadığım için -mışlar, -mişler üzerinden anlatıyorum olayları, bir süre daha böyle olacak. Gerçi bir yerde “iyi” ya da “nitelikli” denecek derece ne kadar sürede doğru gözlem yapıldığı da tartışılır.

Ben taktım ya, gerçi görseniz siz de takardınız, bu Kuveytlilerin zenginliğine, daha da fazla sorular sorar oldum. İlk öğrendiğim şey Starbucks’ın Kuveytlilerin olduğuymuş. Hemen sitesine girdim, ilk dükkan (evet dükkan dedim Starbucks için) Seattle’da kurulmuş. Kuveyt ile ilgili de pek bir şey bulamadım ama birkaç sene önce de Araplara ait olduğunu duymuştum ama Kuveyt aklıma gelmemişti. Biz de bile ne kadar fazla Starbucks var diye dertleniyoruz ama burada ortalama büyüklükteki bir alışveriş merkezinde sekiz tane Starbucks varmış. Starbucks’ların dışında da petrol biterse diye yaptıkları yatırımlar varmış ama yine de tabi petrol ve onun getirdikleri fazlaca yettiği ve “Biterse ne olur” diye düşünmedikleri için pek de başka şeylerle ilgilenmiyorlarmış. Ne ile ilgilenebilirler bilinmez ama kum saati fabrikası ile başlayabilirler bence.

Ayrıca birazdan duyacağınız hikayelerden sonra bunların insanlığından da şüphe etmeye başladım. Yedikleri yemeklerin kalanlarını evde çalıştırdıklarına veriyorlarmış. Buzdolaplarına kilit vuran bile varmış, ev sahibi evde yokken evde çalışanlar yemek almasın dolaptan diye. İşin acı tarafı buraya gelenlerde biraz “kısmet” diyerek ve tüm bunların farkında olarak geliyorlarmış.

Her yer düz ve alan bol olduğu için de alabildiğine geniş olan yollarda öyle böyle kazalar olmuyormuş. Ne Maserati’ler, ne Ferrari’ler harap olmuş o yollarda. Harap olan onca araca rağmen üzülme kısmını pek duymamışlar, bir Ferrari nedir ki elinin kiri.

Bu hikayeleri duydukça gerçekten daha çok merak ediyor ve daha çok anlayamıyorum. Kafam karışıyor. Oturtamıyorum, algılayamıyorum: Nasıl bitmez bir varlık içindeler?

25 Haziran 2011 – Kuveyt ve Deniz, Sordular Seni Neredesin
“Kuveyt ve deniz”le ilgili söylenecekler, Kuveyt’in Basra Körfezi’nin kıyısında, Arabistan yarımadasının kuzeydoğusunda yer alan bir ülke olduğu. Ansiklopedik başlamışken bugün wikipedia devam etsin dedim. Biraz bölge vermeye kendim için de ihtiyacım var. Malum ben de gelmeden önce ülkenin tam olarak nerede olduğunu bilmiyordum. Bu blogu bilgi amaçlı açtığım da göz önünde bulundurulursa biraz anlatayım dedim. Arapça “kuveyt” su kenarındaki kale demek olan akwat kelimesinden gelmekteymiş. Yönetim biçimi anayasal emirlik, emir de Sabah IV Al-Ahmet Al-Cabir Al-Sabah. “Al-Sabah” aynı zamanda ülkeye hakim olan da aile. Emir, başkanı da Al-Sabah ailesinden seçiyor. Başkent “Kuwait City” (yine Wikipedia sağolsun) ve en uzak mesafeler bile yakın burada.

Ben de yakın ya da uzak fark etmek gezmek görmek için okuyayım dedim, Google’a hep bir yerleri görmek için “İki günde bıdı bıdı” yazıyordum. Tabi ki burası için de yaptım ve de bana gezi dışında her şey çıktı. O kadar mı bir şey yok…

“Sordular seni neredesin”e yanıtım ise Elçilikler Bölgesi. Bugün aldım fotoğraf makinamı elime, şöyle enine boyuna lojmanı, içini, dışını, manzarasını falan çekeyim dedim. Düşünmemle makineyi bırakmam bir oldu. Herhalde bu hareketi yapmış olsam bundan sonra beni blog’dan değil casusluktan kelepçelerler Hürriyet 3. Sayfa’dan okurdunuz. Hem de fotoğraflı!

Şaka bir yana, Elçilikler Bölgesi gerçekten karman çorman her milletin kendine göre yaptığı binalarla dolu. Kendi karakterlerini yansıttığını düşündüğüm binalar. Rusya; son derece düz, olabildiğince az ve sadece amacına hizmet etmesi için yapılmış camı ve gergin bir bina. Bahreyn; krem rengi, sade ama çok güzel, hafif de bir terkedilmiş hakim. Hindistan; tepesi mavi, duvarları rengarenk. Üç ülke az önce yaptığım tespiti desteklemeye yeter mi bilemem ama daha sayamadığım pek çok bina ve onların anlatmak istedikleri var. Bir nevi ‘United Colors of Benetton.’

26 Haziran 2011 – Burada Her Şey Var Mı?
Hem de ne ararsan var. Jetskilerini Elçilikler Bölgesi’nin önündeki kumsalda (!) bırakmışlar, bir yerlere gitmişler. Aynı anda da denizde yaklaşık sekiz kişi kendi jetskileriyle tur atıyor. Aralarından da hepsi aşağı yukarı 10-11 yaşlarında olan bir grup çocuk sürat motoruyla sahile yaklaşıyor.Haftanın ilk günü böyle başlıyor herhalde.

Markette de henüz Türkiye’ye gelmemiş ürünler, onların da çeşitleri var. 0.200 ile 2 dinar arasında değişen fiyatlarla bu kadar fazla öneri görmedim. Kuveyt’in de nüfusunun yarısının yabancı olduğunu düşünürsek o gittiğimiz market aynı zamanda bir bölü bilmemkaç oranında küçültülmüş temsili Kuveyt idi.

Bu kadar paraya belki normal ama gerçekten özenerek yapılmış binaların hepsi çok güzel. Arada nadir de olsa savaş zamanından kalma kum renkli tek duvarı ayakta duran binalar ya da çirkin olanlar -ki Kuwait City’nin silüeti bakınca çirkin- var. Diğer yandan insanların evleri, görebildiğim alışveriş merkezleri (Salmiyah bölgesindekiler için fırsatım oldu şu ana kadar), savaş sonrası yapılan binalar genel olarak güzel. Ahenk içinde olmasalar da tek tek baktığımda hoşuma gidiyor. Bu bina merakımı da anlamıyorum ama gerçekten evlere bakmaktan çok hoşlanıyorum. Bugün başka bir kısmını görmüş oldum, sıcakta yürüyecek gücüm olsa ben şimdiye yürümüştüm bu alabildiğine düz yollarda. Gerçi bugün yine de şansıma hava da güzeldi. Güzelden kastım kumsuz…

27 Haziran 2011 – Gecelere Akmak
Saat 16:00 gibi Salwa Hanım ile konuşuyorduk. Neleri gezdin, neredeyse hiç gibi ilerleyen sohbetlerden sonra “Ben akşamüstü çocuklarla bowling oynamaya gideceğim, istersen sen de gel” dedi. Hemen atladım. Kendisi Türkiye’de okumuş ve gerçekten inanılmaz Türkçe konuşuyor. Aksan yok, deyimler harika, çok da tatlı bir insan. “Ben seni akşamüstü ararım” dedi ve gitti. Ben de evde beklemeye başladım. Burada insanlar gece yaşıyor dediler. Bu nedenle herhalde akşamüstü olan saat 20:00 gibi geldi. Herkes de dışarıdaydı. Gerçi dışarı derken yine bir içeriden arabaya oradan da diğer içeriye olarak dışarı çıkıyorlar herhalde çünkü o saatte bile hava inanılmazdı. Zaten her yere araba ile gitmeme gibi bir sorun olmasa ve de yürümek rahat olsa ben şimdiye bu dümdüz yollarda Kuveyt’i üç kere keşfetmiştim. Ama gerek sıcak gerek de Salwa Hanım’ın tabiriyle halkın tek başına dolaşan kadınlara alışkın olmaması bu alışkanlıklarımı biraz kısıtladı.

Beni oğulları ile aldı. İkisi de küçük çok sevimliler, beraber bowling oynayıp Pizza Hut’ta da yemek yedik. Gecelere akmak tabi burada kivi suyu, mango suyu gibi aktivitelerle oluyor. Geçen kokteyle gittiğimizde de bir tuhaflık vardı ama anlamamıştım. Jeton şimdi düştü. Bir sürü meyve suyu ama bir gram alkolik bir şey yoktu. Ülkede alkol yasakmış. Evlerde karışmıyorlarmış, ama dışarıda “alkol”e dair hiç bir şey yok. Gecelere kivi suyu ile aktığımız günlere…

28 Haziran 2011 – Üç Beş Haber ve Dahası
Amerika, biz Irak’tan çıkarsak Kuveyt’e terörist saldırılar olur demiş. Bütçeyi artıralım diyen milletvekillerine komisyon başkanı delirdiniz mi demiş. İran büyükelçisini Kuveyt dışişleri bakanı onaylamış. Gündemden başlıklar okudunuz. Çıkan ingilizce gazetelerden Kuveyt ile ilgili olan kayda değer haberleri yazmak burada yapılan işlerden bir tanesi. Güzel bir şey. Tararken diğer pek çok şeyi de okumuş oluyorsun ve de bulduğunda çevirirken ve özetini çıkarırken de farkında olmadan katıyor katacağını sana. Ama ben sanırım bunun ‘farkında olmadan’ kısmını temsil ediyorum çünkü yazdığım şeyler saniye aklımda kalmıyor.

Ama günün asıl bomba haberi, beni de bayağı ilgilendirdiğini düşünüyorum, Twitter’da Suudi Arabistan, Bahreyn ve Kuveyt emiri hakkında eleştirilerde bulunan iki kişinin tutuklanmasıydı. O iki kişi iki hafta gözaltında tutulup ardından da “emire hakaret ve Körfez ülkelerinin çıkarlarına zarar verme” suçundan yargılanacaklarmış. Ben blog yazmayı bırakıp bowling alıştırmalarına mı başlasam ya da Jet-Ski turnuvalarına katılırım. Bunlar kesin şöyle bilmem kaç ay idare edecek para da veriyorlardır. Yarışmalar, kermesler her tarafta. Gazetede hep bir şeylerin birincilerine ödül veriliyor. Buradaki tirajı en yüksek olan gazetelerden birinin alınmasının tek nedeni çekiliş yapmasıymış. Arada bir araba veriyormuş. Burada hala çekiliş kovalayan varsa yazık zaten…

29 Haziran 2011 – Hayat Bir Alışveriş Merkezi
Arabalara ya da bunların zenginliğine takmış olmamak elde değil. Gerçekten de abartmıyorum. Arabadan çok anlamam ama bir amblem gördüm, daha önce görmemiştim. Filmlerden yola çıkarak söylüyorum, bir bakıyorsun Miami sahilleri, bir bakıyorsun Bursa ama her biri içinde Porsche barındırıyor.

Bütün bunlara ek olarak Kuveytli erkeklerin vazgeçmeyecekleri üç şey var dediler: kol saati, güneş gözlüğü ve tesbih. Pantolon da giyse, beyaz elbiselerle de dolaşsa her türlü onları taşıdığı için bir nevi gösteri diye düşünüyorum. Beyaz beyaz gezdikleri sürece zaten başka ne ile hava atabilirler, bilmiyorum. Bu havada da hak vermemek elde değil. Ben de mi onlardan alsam da gezsem diye düşündüm bayağı çünkü akşamın 8’inde çıkıp incecik keten pantolonumla bile yandım, o an aklıma tek o efil efil beyaz elbiseler geldi.

Gittiğimiz alışveriş merkezlerinden biri en zenginlerden, ki içindeki mağazalardan belli. Diğeri ilk açılanlardanmış. Koza Han’ı düşün, şimdi onun üstünü cam ile kapat. Aynı ondan. Tabi ipek şallar yerine saatler, çantalar, parfümcüler var. Havada o hafif keskin klimanın kokusu ile…

30 Haziran 2011 – ¡Viva Capitalism!
Bugün hava kumlu ve sıcak. Şöyle bir Körfez kıyısında yürüyeyim, fotoğraflar çekeyim dedim. Denedim, fotoğraflar sarı oldu, her tarafıma kum kaçtı, gözümü zor açtım. Hava kum dolu, iki dakika dışarı çıkıyorum, sonra gözümü kaşıyorum ve araya sıkışan kumlar dökülüyor. Uzaklar kavramı bugün yok ve baktığımda “sarı” görüyorum…

Binadan taksiye, taksiden de diğer binaya attım. Üç gün önce “dışarı çıkma” kavramı ile dalga geçerken kullandığım kelimeler bunlar! Ne oldum dememeli… Çevreye bakına bakına, havayı çözmeye çalışarak takside Marina Mall’a geldim. Girer girmez de tek düşündüğüm “hey gözünü sevdiğim küreselleşme ve kapitalizm” idi. Herhangi bir yerdeki kahvaltıyı bulmak, mağazalarda aynı modelleri görmek “Neden” dedirtiyor. İş imkanı yaratmak için siparişi alan, siparişi getiren ve hesabı getiren arasındaki iş bölümünü görmek tuhaf geldi. Ya da markette bir kişinin eşyalarını iki kişinin poşetlere doldurması. İstihdamda son nokta.

2 Temmuz 2011 – Kuma Kapılıp Gitmek
Üç gündür her taraf kum. Havanın sıcak, kapalı ve sıkıntılı olması sadece soğuk olduğunda olmuyormuş ve kumun bunu bu derece etkili olduğunu tahmin etmemiştim. Kapalı alanları daha da destekler hatta sadece oralara gider oldum. Dün hele sadece kum vardı. Bugün biraz mavi gökyüzü gördüm. Malum gökyüzünün de mavi olduğundan şüphe eder oldum.

Allah demek ki bir yerden alıp bir yerden veriyor. Havayı alıp para vermiş. Benim gibi bir sokak insanı bir türlü alışamadı buna. Belki araba kullansam yine de rahat olurdum ama araba kullanmadığım ve gittiğim her yeri sokaklarında yürüyüp kaybolarak öğrendiğimi hesaba katarsak Kuveyt’i haritada yerine oturtmam biraz zaman alacak. Biraz biraz oluyor bile, Kuwait City’nin konumu Basra Körfezi’ne doğru bir üçgen şeklinde. Shuweikh’ten Kuveyt Kuleleri’ne, kulelerden Salmiya’ya ilerleyince üçgen tamamlanıyor. Çok yürünesi… Araba ve zaman olduğu sürece de buradan bir bassan Katar, Bahreyn, Dubai’ye kadar yol var. Benzin gibi bir dert de yok. Her yeri görüp gelebilir insan. Görülesi…

4 Temmuz 2011 – Aramız İyi, Daha Da İyi Olsun
Burada rutin dışı olan şeylerini algılamam biraz zaman alıyor. Kokteylde şampanya değil kivi suyu gelmesinin bir hafta sonra tuhaf olduğunu fark etmem gibi. Üç haftadır gazete okuyorum ve bugün fark ettim ki, Kuveyt’in komşuları hatta komşu olmayan diğer pek çok Arap ülkesi ile de arası iyi. Sürekli “zaten arası iyi olan iki ülkenin, ilişkilerini daha da iyi hale getirmek için” gibi cümleler geçiyor haberlerde. Sürekli Kuveyt’e teşekkür eden ülkeler, yardımlarından dolayı müteşekkir insanlar var. Yardım konusunda Türkiye’ye de var ama “araları zaten iyi olan” kısmı bayağı değişik geliyor. Bugün de en son başbakanın Körfez Ülkeleri’ne yapacağı zaten iyi olan durumu pekiştirme amaçlı gezileri başladı. Arabistan, Bahreyn, Katar diye devam eden kanka listesi var. Bu kadar karmaşık bir coğrafya kendi içinde pek de karışık değil gibi duruyor.

Bu dostane sohbetleri kum fırtınası nedeniyle çıkamadığım sokaklardan değil, evden takip ediyorum. Haftasonu birkaç girişimim oldu ve sonuç: kum. Haberlerde okuduğum diğer şeylerden olan “kum fırtınası”nı camı açınca dışarıda görmek de bir diğer olgu. Kum fırtınası haberden okunur, yaşanmaz…dı. Geldim, gördüm, maruz kaldım. Zor oluyor. Ki benim denk geldiklerim pek de fırtına sayılmazmış. Kum rüzgarı ama normalinden. Kendimi attığım kapalı mekanların da ülkenin genel durumu ile ilgili kısmi bilgiler verdiğini düşünürsek, üç haftanın sonunda hala rivayet geçmiş zamandan ya da ikinci ağızdan bir şeyler yazıyorum. Bu duruma biraz sitem ediyorum ama şans. Bugün hava daha “normal” gibiydi, yani daha az sarı.

Kumlu havada tek aktivite olan o içinde yok yok olan ilahi yer Sultan Center’da ise gerçekten kendimi kaybediyorum. Yiğit U., sen ki o dandik markette heyecanlanan insansın, bu marketi görsen buraya yerleşirsin. Hep aklıma sen geliyorsun zaten, sen ve dinarları 5.5 ile çarpman, bir sürü çeşit arasından en uygununu bulman. Kuveyt bir puan daha kazanıyor…

6 Temmuz 2011 – “10 Adımda Nasıl Kuveyt Zengini Olunur?”
Bu aralar iki bina arasında olduğum için yazılar da seyrek oldu. Daha fazla arabalardan ya da petrolden bahsetmemek için de bari iki günde bir bahsedeyim dedim. Bugün yine gördüm onları, Ferrari, Maserati, ve dahası. Günde 90 dinara (450tl gibi bir şey oluyor) Ferrari kiralamak mümkün. Ben onların kiralanabildiğini bilmiyordum. Bir günlük lüks yaşamak, yolların verdiği düzlüğün de etkisiyle yollarda fırtınalar gibi esmek, krallar gibi dolaşmak için ödenmesi gereken miktar. Bir buna tabi 10tl.lik benzin parasını da ekleyiverin. Sırf bu nedenle şu an ehliyetim olsun istedim. Şöyle bir dolanayım istedim. Bu arabalarla ilgili yazdıkça da içten içe “mal mülk düşkünü müyüm” diye düşünüp duruyorum. Sanırım burada onları bu kadar cazip hale getiren ulaşabilirlikleri. İstersen sahip olacağını biliyor olmak.

Türkiye’de de vardır böyle hayatlar. Hatta belki daha da fazlası ama bu kadar göz önünde değil, ya da benim gözümün önünde değil. Bir noktada bir pahalılık-uygunluk ayrımını yapıyor fiyatlar senin için. Burada o ayrım biraz bulanık hatta yer yer yok. Sahip olmak bir derece ama sırf hevesini almak bile mümkün. Bugün gördüğüm ilandı işte o 90 dinara Ferrari kiralamak. Ben hatta ilk bunları ikinci el satış sandım, bir an gerçekten kaldım. Emin olmak için hemen gittim sordum. Biraz da olsa içime su serpildi 🙂

Peki ya “Kuveyt Zengini”? İşte bunun için sınır falan yok.
1. Önce güneşte biraz kararın, peynir gibi olmaz.
2. En yakın ketenciden boyuna göre kumaş kestirin.
3. Devamındaki en yakın terzide beyaz elbise yaptırın.
4. Ardından artan kumaştan bir de kafanız için uygun bir kesip üçgen şeklinde başınızın üstüne yerleştirin.
5. Sahte saat satanlardan altın bir Rolex alın.
6. Mümkünse siyah ama mutlaka koyu renkli terlik alın.
7. Terliklerle uyumlu güneş gözlüğünü unutmayın.
8. Hemen gazetedeki araba kiralama numarasını arayın ve istediğiniz lüks arabayı kiralayın.
9. Üstüne bir de iki kadın ve beş çocuk kiralayıp arabaya doluşun.
10. Bol kumlu bir plajın yakınlarında arabayı park edip içinden çıkıp sahilde ileri geri yürüyün.

Ta-daa!

9 Temmuz 2011 – Varlık İçinde Yokluk
Evde dura dura dışarı çıkmak çok büyük bir olay gibi gelmeye başladı. Oturarak tembelleşme ve içinden çıkılmaz kısır döngü demek ki böyle başlıyormuş. Bir şeyler de yapıyorum, yani film izlemek, hem de güzel filmler izlemek gibi ama bu oturuyor olduğum gerçeği değiştirmiyor! Burada alışveriş sever bir insan olmak lazım. Ben oradan kaybediyorum.

İnsan temiz hava istiyor… Şöyle bir rüzgar suratına çarpsın ama serin serin çarpsın istiyor… Çarpınca kum olmasın yüzü gözü istiyor… Dün de bu hayallerle çıktım, taksiyi beklerken geçen beş dakikada fikrim hemen değişti ve kendimi yine kapalı yerlerde buldum! “Varlık içinde yokluk” böyle bir durum… 🙂

Burada ayrıca haftasonunun “cuma ve cumartesi” olduğu hesaba katılırsa şu anda o küçükken ertesi günün pazartesi olduğunu bilerek hissettiğim hüznü hissediyorum. “Pazar sendromu” var mı diye merak ediyordum, sanırım varmış. Haftasonu mantığına alışamadığım için artık günlerim ve tarihler birbirine girdi. Gerçi bir senedir burada görev yapanlar hala alışamadıklarını söyledikleri için ben alışmaya çaba harcamadım. Onun yerine Kuveyt mutfağının bilmemneli pilavlar ve et olduğunu, başka da pek bir şeyi olmadığını belirterek bugüne son veriyorum!

20 Temmuz 2011 – Gelenek Görenek Gezerek
“Anne bizi eversene” burada gerçekten “biz” olarak gerçekleşebilir. Doğu ile ilgili bütün önyargıların gerçeğe dönüştüğü anlardan biri de bir adamın birden fazla karısının olması. Normalde adam, ikinci karısını alıyorsa birincisinin de onayını ya da üçüncü alıyorsa ilk ikisinin onayını alması gerekli olsa da bunu pek takan olmuyormuş. Eve getirmesi durumunda kabul etmezse boşanma davası açma durumu da sağlanmış. Şeriat kuralları geçerli, eldiven giyecek kadar kapananların da sayısı bir hayli fazla iken bir diğer yandan da Kuveytli bekar kadınların evlerine “yakışıklı” hizmeti almasının da yasaları geçiyor. Yasa çerçevesinde düzenlenmesi zaten durumu garip kılıyor ama en azından bir takım girişimler de yapılıyor. “Modern” Kuveytliler arasında da tek eşli evlilik giderek artıyormuş. “Modern” zaten kavram olarak fazlaca tartışmalı olsa da burada ifade ettiği şey bambaşka.

Kuwait City’nin eski bölgesi hele bu garip modernlikten gram nasibini almamış. Yıkık dökük binalar, belki savaştan kalma belki değil, arasında kendince bir düzen tutturmuş olan bir şehir. Çirkin kum rengi binalarından arasından yükselen “modern” yapılar. Değişim çabası kendince var ya da yatırım yapanların ricaları üstüne. Eski şehir kumun da etkisi ile iyice terkedilmiş bir hal almış.

Kuwait City’den bir anda Daiya ve Salmiyah’ya giden yola girince ise tamamen başka dünya. Alabildiğine körfez manzarası, üçgen bir biçimde körfeze doğru uzanan şehrin silik silüeti. Gece özellikle aydınlatma işini çok iyi bildikleri için daha da güzel gözüken Meclis Yolu, sağında Meclis Binası solunda da Dışişleri Bakanlığı ile apayrı bir hava veriyor. Nerede o kum rengi binalar, nerede bunlar. Arabian Gulf Street adı altında uzayıp giden yol boyunca fonda neşeli bir müzik ile seyretmek çok keyifli. Yolun sonundaki Kuwait Scientific Museum içinde yer alan akvaryumda da aşağı değil ama değişik çöl hayvanlarını ya da körfez balıklarını görmek mümkün. İki günde Kuwait City olmasa da bir günde yapılacak şeyler var!

20 Temmuz 2011 – Kuveyt Kanatlarımın Altında
Geldiğimden beri yüksek bir yere çıkayım diye didindim durdum. En sonunda oldu. Meşhur Kuveyt Kuleleri’ne çıkma fırsatı bulundu sonunda. Gündüz ne kadar kum ve sarı ise, gece de bir o kadar güzel ve etkileyici her yer. Solda görülen en yüksek kule, onun sağındaki su tankı, diğer taraftaki minaremsi şey de ışıklar, atraksiyon falan. Bu fotoğrafta her ne kadar ben kulenin kanadının altında olsam da yaptıkları ışıklandırma gerçekten yapıların hakkını fazlasıyla verdirtiyor. Mavimsi gökyüzü, sarı ışıklar ve palmiye de biraz da olsa yaz mevsiminde olunduğunu vurguluyor. Burada gördüğüm mavi gün sayısı 5’i geçmez çünkü. Gerçi geçti de ne oldu, su içmeyi unuttuğum için -genel olarak öyle bir kavramdan haberdar değilmişim gibi davranıyorum- fena oldum. Başım falan döndü. Uzun bir süre de neden olduğunu anlayamadım. Sıcak esinti nasıl esip geçiyorsa kurutuveriyor demek ki.

Yine geldiğimden beri Kuveyt yemeği yiyeyim diye uğraştım, herkese de sordum. “Yok buranın öyle bir yemeği” yanıtını aldım. Ancak Kule’nin tepesindeki lokantada az biraz da olsa daha Kuveyt işi yemekler bulabildim. Bir de açık büfeyi kurmuşlar oraya. Neredeyse Kule’nin çevresinin tam tur atacak, ben de azar azar ama her şeyden alarak doldurdum. Sonuç: Başarılı! Hem de çok! Tabi ki marketlerde bunların hepsini hem de bazen daha da fazla çeşitle bulmak mümkün! Gerçekten değişik şeyler yapmaya meraklı insanlara öneririm, böyle mutfak eşyalı bir daire tutup bir hafta sadece yemek yapmaya çalışarak vakit geçirilesi.

Yemek iyi hoş da, yukarıdan gözükenler de hoş! Bir yanda Basra Körfez’ine uzanan zifiri karanlık, diğer yanda şehir manzarası! Bir dizi ışık olarak ilerleyen kısım sahil şeridi, onun hemen yanındaki iki kısım yol ve Kuwait City, ilerilere doğru gözüken kısım önce Daiya -elçiliklerin de bulunduğu kısım- sonra da Salmiyah. Salmiyah da kıyı şeridi ama üçgen yarımada şeklinde ileri uzanan Kuveyt şehrinin diğer kenarını oluşturuyor. Yol üstüne düz ilerlenirse de Shaab bölgesine gidilmekte. Gece gerçekten bir başka görünüyor!

26 Temmuz 2011 – Peçenin Getirdikleri
Burada insanların bambaşka bir rahatlık anlayışı var. İçki yok, sokakta el ele insanlar yok ama gecenin bir yarısı kızlı erkekli nargile içmeye gelen arkadaşlar var. Özellikle de kapalı kapılar ardında çok farklı yaşamlar sürdürüyorlarmış. Aileden herkes akşamları kendi hayatına bakıyormuş. Bu tarz yaşantının oranlarını tabi ki bilmek güç.

Asıl tuhaf olan buradaki “peçe” faktörü. Çünkü eğer bir kadın peçe ile kapandıysa onu yalnızca babası, kocası ve de erkek kardeşleri görebiliyormuş peçesiz olarak. Onun dışında belki bir de çocukları ama diğer hiç kimse bilmiyor. Yani o kadın evden peçe ile çıksa, sonra bir kuaförde üstünü değişse ve de dışarı çıksa bu belirtilen kişilerden başka aile bireylerinin tanımasına imkan yok. (Bu hikayedeki kişiler gerçek bir hikayeden alınmıştır.)

Cezalarda şeriat kanunlarının hafifletilmiş hali, bir Suudi Arabistan değil diyor kiminle konuşsam. Zina suç, hapis cezası var. İdam kararı var. Geçen sene casusluk yapanlar için alınmış. Bir de altı sene önce bakıcı evdeki çocuğa çok kötü davrandı diye. Bakıcı-çocuk-aile ilişkisi de ayrı bir inceleme konusu. Bakıcıların ya da hizmet sektöründe çalışanların koşulları bilerek gelmesi, Kuveytlilerin onların bu şartların farkında olduğunu bilmesi ve ortaya çıkan durum: Korunmayan haklar. Bu yaşananların dışında hayatlarına devam edenler için ise durum nereden tutsan elinde kalıyor. Bu nedenle tutsan bir türlü tutmasan bir türlü…

29 Temmuz 2011 – Bir Maceranın Daha Sonuna Geldik…
“Tabula rasa”dan eser kalmadı, dersem çok da yalan olmaz. Bu süre içinde özellikle de haberlere her gün bakıyor olmak beni bir takım Kuveytli milletvekilleri ile kanka yapmış, İngilizceme yardımcı olmuş, ülkenin genel duruşu ile ilgili fikir vermiş, haberleri tartışırken gerçekler hakkında bilgi vermiş, uzun cümleler kurmamı sağlamıştır.

“Kuveytli” hayatı olmasa da bir nevi de olsa onların hayatlarının bir parçası olmak da ayrı bir zevk verdi. En azından ağzım açık sağa sola bakarken bile insan bir algılıyor bu zenginliği. Bir alışveriş merkezinin hayatlardan kesitler sunacağını hiç düşünmemiştim, hayaldi gerçek oldu. Çünkü halkın arasına karışmak alışveriş merkezinde oldu. Arabayla gezdim çoğu yeri. Bunun gibi ayrıntılar benim bir yeri “görme” kavramımı alt üst etti. Ama Salwa Hanım’ın babasının dediği gibi “Utanmasak arabayla tuvalete gideceğiz” durumu bir gerçek! Kuveyt’te de Kuveytliler gibi yapmak lazım lafına uyup öyle gördüm ülkeyi. Şehri görünce zaten ülkeyi de görmüş sayıldım.

45 gün… Yetmedi! Bakalım, bir daha ne zaman buralara yolum düşecek… Nasıl ve ne şekilde?

Öperim.
Kendinize iyi bakın!

Kevin Spacey: The King of “The House of Cards”

There had been so many successful tv series. They had been diversified in many areas. However, there is this one show that blew my mind from the first moment: The House of Cards. This tv series is beyond what I have ever experienced today. Especially as a political science graduate, it is more than anyone can imagine behind the closed doors of the American Politics. Whatever we do to avoid the impact of the government of the United States in our domestic politics, we fail. The US government is everywhere, whether we accept it or not. Maybe because of that, when I see the flows of the US parliament, I feel happy in a strange way. It leaves me with this dilemma: the government that influences the world is not being governed just and democratic enough and that government is trying to teach the justice and democracy to the whole world. These are the things that people already know; but what we see in The House of Cards is total objectivity and transparency by the Americans in order to criticize their own government. Directed, produced, and written series is being filmed by its people.

More than its impact on me, what makes The House of Cards irresistible is -the one and only- Kevin Spacey. He is an extraordinary actor, who protects its private life from the media as much as possible in order to make people believe that he is a person just like the character he impersonates. We have seen him in so many successful movies that when I saw that he is the protagonist I had no doubt that the series would be very good. However, what Kevin Spacey does in The House of Cards as the greedy congresman Frank Underwood is nothing but pure awesomeness. As a person who is highly interested in movies, when I watch him I can say that I lose time and space. This almost cruel man is playing with the destiny of a whole nation upon his personal greed. He plays it dirty without getting his hands dirty. If you do not want to watch it because it is about politics, please do watch it for Kevin’s sake.

The House of Cards offers you more than you can ask for about the ABCs of the political game. How to create a man from the zero, how to shake people’s credibility by lobbying with the right people, how to be a perfect liar that even making your soul believe in your lies… This series had been influential on that it need to have its place in my “wall of fame”.

(Dedicated to Kutman B.)

Hindistan 101: Daha absürdü kurulana kadar en absürdü bu!

(Bütün yazıyı arka fonda kalacağımız yere iner inmez başlayan ve bize ülkeden ayrılana kadar eşlik eden “namirayiiiiii curi curi yagarengeee” tarzı Hint müziği çaldığını hayal ederek okumanızı rica ederim.)

Children of Allahabad, India

Hindistan, beni yendin!

Önümde 36 senedir kolunu havada tutan amca, sağımda “photo photo” diye kolumu çekiştiren Hintliler, solumda çıplaklığı kendine yaşam biçimi olarak seçmiş bir grup Naga Sadhu ve yolun başında geçişi tıkayan ineğin ortasında bir anlık dahi olsa “değişik yer görme isteğime” isyan ettim. İşte o an anladım ki Hindistan bir anlık da olsa beni yendi. Hemen toparlandım, hemen etrafımda dönen çocukların gülücükleri arasında fotoğraf çekmeye devam ettim… Ancak o bir anlık isyanı ben daha önce hiç bir yerde yaşamadım. Gerçekten Hindistan “işte öyle bir şey”!

Başlık ve ardından gelen isyan itiraflarım sizi yanıltmasın çünkü daha önce gördüğüm hiçbir ülkeye benzemiyor burada gördüklerim. Kaosun güzelliği ve karmaşanın büyüsü her an her yerde karşıma çıkan en tatlı şey. Asıl Hindistan’ın kollarına kendini bıraktığın anda gerçekten nelerle karşılacağın o kadar bilinmez ve o kadar cezbedici ki, orada bulunduğum her dakika bunu düşünmeden edemedim. Cidden dil, yer ve yön bilmemekten kaynaklanan tırsaklığım olmasa “atın beni Ganj’a, yalan dünya size kalsın” diye ortalıklarda dolanırdım. Biraz da olsa bu dediğimi yapmadım desem yalan olur ama sanırım daha fazlasını istedim… Gerçekten o insanlarla beraber kendimizce anlaştığımız durumda bile bu kadar gülüp eğlenmişken, bir de aynı dili konuşsaydık neler olurdu diye çok merak ettim…

Hindistan herkesin görmesi gereken bir yer mi, bilemedim. Hani bence herkese göre bir yer değil, pek çok yer gibi ama gerçekten de kendine özgü bir güzelliği olduğu su götürmez bir gerçek. Ne kadar daha önceden etrafta başı boş dolanan inekler fikrine aşina olsam da, Allahabad sokaklarında sohbet ettiğim insanla aramıza inek girince sinirlerim bozulup gülmeye başlamadım değil. Yollarda tuktuklar (şu küçük içine ikiye katlanarak girdiğin, her tümsekte kafanı tepeye çarptığın, kapısı camı olmamasına rağmen tavan süsünün eksik olmadığı arabalar), hemen yanında inek, yaban domuzu ve koyunun eşlik ettiği mütemadiyen kornaya basan arabalar ve trafiğin çok sıkıştığı noktalarda neredeyse yek vücut olan bir kalabalık hayal edebileceklerimin de çok ötesindeydi. (Evet, gelmeden uyarıldım.) Bahsedilen duruma trafik dendiğini düşünüyorum ama tam olarak var mı, orası bir muamma. İngilizlerden kalma “ters trafik” uygulaması mevcut ama zaten kafalarına göre her yere ve her yöne gittikleri için aniden “normal trafiğe” dönseler bence kimse fark etmez. Nerede durup nerede ilerlediğimizi bulunduğum süre boyunca anlayamadım, sadece polisin insanlar, araçlar ve orada bulunan bilimum canlı geçmesin diye Hindistan tarzı kırmızı ışık olan halatla insanları durduğu pek çok yol gördüm. Tuktuk arkası olan değişmez yerimde dururken inek fazla yaklaşırsa “Eti çay keyfi” verme ile ilgili yaptığım hazırlıklarım, yolun ortasında duran ve kaçmaya bile yeltenmeyen köpeğe doğru son hız “yazık ona” diye giderken ani manevrayla savrulunca “yazık bana”ya dönen durumum ya da insanlı bisikleti kullanan abinin sürekli ağzındaki kırmızı macun gibi şeyi tükürmesi üzerine “nolur yüzüme yapışmasın yarebbim” nidalarım o trafiğimsi durumdan bana miras kalanlar…

IMG_7510Ağızlarında tuttukları ve güldükleri ya da konuştuklarında ortaya çıkan kıpkırmızı görüntüye neden olan paan adını verdikleri çiğnemelik ürün her yerde. Kutuların bakkal olarak kullanıldığı dükkanlardan sarkan belki de tek şey. Tütünle de karışık olması Hintlilerin düşündüğü gibi ağzı temizlemesinin aksine ağız kanserine kadar yolu olan pek çok sağlık sorununa neden olmaktadır. Ha tabi yerdeki su birikintilerinde yıkanan, yolun kenarında alt geçide akan suyu içen, ve Ganj’a giren bir topluluğun buna ne kadar kulak astığı bilinmez. Hindistan’da neredeyse adım attığınız her yerde ya da dokunduğunuz her şeyde olduğu gibi kendini gösteren “kutsallık” durumu kendini paan konusunda da gösteriyor. Çiğnedikleri yaprak karışımının ağzı temizlemesine ek olarak kutsama, uyuşturma (içine kattıklarına göre değişen bir etki), ve afrodizyak etkileri ile de Hintlilerin günlük hayatlarının en önemli parçalarından biri. Belki de bizim “ne kadar hoşgörülüler” diye yorumladığımız durumun arkasında yatan asıl neden bu küçük sevimli yaprakçıklardır…

Bunlara ek olarak gerçekten çok ilginç olan bir diğer konu da: İbadet. Her an, her dakika ve her yer ibadet ortamı. Genel olarak aslında ülke bir ibadethaneden hallice. Sadece üç milyon civarında sadhu var. Bu turuncu giyenen amcalar… Buna ek olarak kastların ayırdığı rahipler… Hinduizmin neredeyse kişiye göre farklılık gösterdiği ashram adı verilen çadırlar, bir diğer adıyla bir başka ibadethaneler… Sürekli sizi kutsayan alnında kırmızı izi olan insanlar… Kısacası uyandığınız dakikadan uykuya dalana kadar aslında “pasif ibadet edici” olarak dolanıyorsunuz etrafta. Özellikle de Hinduların Hac ibadeti olan Kumbh Mela süresinde orada bulunduğumuz için birinin başlayıp birinin bittiği ama sürekli devam eden bir vaaz hakimdi Allahabad sokaklarına. (İşte bu noktada vaazların üstüne bir de korna seslerini ekleyin kafanızdaki Hint müziğine) Bu konularla ilgili gerçekten neler diyebilirim ben bile sınırlarımı bilmiyorum… Ancak dine, daha doğrusu dinlere, hatta yaklaşık 300.000 tanrıya olan saygımdan susuyorum. Her biri birbirinden kollu, birbirinden hayvanlı bir sürü tanrı. Ama Vişnu başka…

IMG_7215

Diyeceksiniz bu olayın ana teması olan Ganj nerede? İşte o kısmı bir sonraki kısma, Kumbh Mela‘ya, bırakacağım. Hemen üstte görmüş olduğunuz Ganj kenarında bulunan kalabalığın sadece 600.000’de 1’i. Kumbh Mela, babamın tabiriyle tüm Türkiye’nin işi gücü bırakıp Fırat kenarında toplanması durumu. Oradakiler gerçekten hayal edilebilenin çok ötesinde, hatta direk hayal falan edilemez. Hindistan aşığı, boş vakitlerinde duvarlara tırmanan, zeka fazlası olan bir Meksikalı arkadaşım biz gitmeden bir hafta önce gittiği Kumbh Mela’yı “delilik ötesi” olarak tarif etmişti. Ben bu konuda neler diyeceğim şu an pek kestiremiyorum ama her ne dersem diyeyim dediklerimin ötesinde olacağı kesin…

(Mine I.’ya adanmıştır.)

My Real Dilemma: Politics

I really want to write about politics but then I hesitate because of many reasons. First, I am afraid that I won’t be writing efficient enough to emphasize a topic. Second, I do not know whether the subject will be interesting enough, and third, am I sufficient enough to talk on this subject? But, then, I think about my passion for politics. I remember how I got trilled and I got excited when I enter a parliament or when I see “my” celebrities, aka politicians, then I forgot about everything…

Right now, I am having an internship at the Turkish Parliament, which is in – of course – Ankara. As a city, I really do not like Ankara at all. Before coming here, the only thing I kept thinking that what will I do in Ankara? When I talk like that people that live here get angry at me but for the last five years I have lived in Istanbul, for me, the best city in the world, which offers you anything you desire. Every time I come to Ankara, I cannot help comparing, which is the biggest mistake to do because Ankara and Istanbul have nothing in common. Ankara is a city, Istanbul is a beauty. As a result of this, I feel trapped between my two passions: Istanbul vs. Politics.

If we get back to the subject, I love being in the parliament and having an interactive relationship with the everyday politics. I love watching the party leaders alive and with first-hand experiences. I get to chance to make my own observations. I knew it already, but the flow of news is so fast that even when you are exposed to the occasions yourself you might lose some points and learn the details from the news. Literally, time goes by so fast… News, people, visitors, meals, meetings, conferences, etc. Maybe this living atmosphere, even though it is also filthy, makes me feel excited.

Main problem, or the dilemma, of politics for me is that it makes me refreshed and exhausted at the same time. There is nothing else that makes me feel this way. I always wonder why I am like this, what happened in my childhood that caused me end up this way? And I can think of only one thing, my one and only love: my Grandpa. We were watching the news every evening with him since I was 4 or 5. There was the Bosnian War, which we were doing the follow up by ourselves. He was explaining me everything regardless of my age. Thanks to him, I am involved in in politics so happily and so enthusiastically… And I will keep on writing here leaving my hesitations behind.

Says Ezgiya Çelebi.

Dedicated to my grandfather.

Ankara’nın Bagları

Geçen mecliste geziyorum. Kemal geldi yanıma, “Geçen gün neden grup toplantısına gelmedin?” dedi. Meğerse ben ona önceden söz vermişim o gün söz konuşacağım diye ama tabi ben o kokteyl senin, bu açılış benim koşarken unut. Sen, Kemal, ağla ağla. Helak olmuş…
Diye yazamıyorum işte. Gerçekten içimde ne fırtınalar kopuyor da söyleyemiyorum. Sabah 10’dan önce ziyaretçi girişi olmadığından, kapılar açılana kadar önünde beklememek için   “Ben ziyaretçi değilim, ben saksı değilim, ben stajyerim” nidalarıyla isyan ederken, “Kart çıkar da gel” dediler diye hırs yapıp kartımı aldığımda da 10’dan önce içeri alınmayınca nasıl mor olduğumu; CHP’nin kırtasiye kısmını başvurular yüzünden nasıl kişisel amaçlarıma alet etmek durumunda kaldığımı; meclis kuaföründe dedikoduların bile siyaset merkezli döndüğünü söyleyemiyorum… 😉
Ayrıca kabul ediyorum, Ankara’yı bayağı sevmiyorum. Şehirdeki pek çok yolun aşağı doğru tek yön olması, taksilerin gerçekten çok pahalı olması, yapılacak aktivitelerin -havaya da bağlı olarak- kısıtlı olması pek çok sebepten sadece birkaçı. Bir de, belki de İstanbul’dan sonra bu kadar garip geliyor ama, Platin Taksi denen yere yakın bir yerde ikamet ediyorum ve hangi taksiye Ankara’nın neresinden binersem bineyim, “Platin Taksi’ye doğru devam edelim” deyince, tamam deyiveriyorlar. Gerçekten bu nasıl mümkün oluyor anlamak istiyorum! Portakal Çiçeği Sokak için de aynı şey geçerli… Hayır, şehir pek küçük de değil ama anlayamadım. Gerçi şehri şu an için anladığım söylenemez. Bir şehir hakkında ne kadar bilgisiz olabilirim, bunu da görmüş oldum. Cidden Ankara cehaletim konusunda sınırları zorluyorum. Sanırım tek bildiğim yer: KızılayOna da git desen gidemem.
Her şey bir yana, belki de başkent olmasından da kaynaklanıyor, insanlar genel olarak olaylara hakim. Çoğunun devlet dairesinde çalışması ya da çalışan bir akrabasının olmasının da etkisi büyük ama bunların yanı sıra sokak adlarının tarihten önemli kişiler ya da şehirlerden seçilmesi, her gün istemeseler de bilgiye maruz kalmaları bile Ankara insanının günlük yaşamını etkilemiş. Bugün Tunalı‘danYukarı Ayrancı‘ya yürürken geçtiğim pek çok yerden bazıları Kuveyt Caddesi, Paris Sokak ve Şili Meydanı’ydı. Biraz kıskandım sanırım çünkü tarihi kişiliklerini sokak adlarına taşıyan, onların yaşadıkları yerlere hatırlatma koyan şehirleri hep sevdim.Madrid bu açıdan gönlümde taht kuran şehirlerin başında gelirken sanırım Ankara’nın da bunlardan biri olma ihtimali beni geriyor.
Ben de “Ankara’yı Sevenler Grubu”na katılır mıyım acaba? Yoksa ben de zamanla burayı Stockholm Sendromu nedeniyle sever bulur muyum kendimi? Kısmet… Bekleyelim görelim… Ha bir de Kemal’ciğim söyledi, kırılmamış bana.
diyor Ezgiya Çelebi. 

Epic Rap Battles: Tayyip vs. Kılıçdaroğlu

Nerede kalmıştık? Ankara.
Pazartesi sabahı ayağımın tozuyla geldiğim meclisin ziyaretçi kapısından girerken sordular: “Çantanızda biber gazı var mı?” Olmadığını belirtince geç dediler. Gülmeye başladım. Bir yandan da aslında Yusuf’la beraber girdim içeri. Ne zaman Ankara’ya gelsem çünkü “devlet” oluyor için dışım. Binalar ne kadar büyük olursa devlet de o derece büyük olacakmış gibisinden alabildiğine geniş, alabildiğine yüksek bakanlıklar beni geriyor. Hele de bu sefer şehirde gezmekten öte meclise gidince fazla heyecan yaptım.
Ve artık içerideyim, sınırı geçtim. Ben gibi pek çok “şurası nerede, burası nerede” diyen insanların peşinde bakına bakına yürüdüm. Hedefe ulaştım. Başta karışık gelen bu yer kısacık bir oryantasyondan sonra olaya hakim oldum. Belki de dünden razıydım. Ne olursa olsun buradaki herkes “benim ünlülerim”. Sevdiğim ya da sevmediğim siyasileri burada görebilme ihtimalini düşününce bile suratımda salak bir sırıtma beliriyor. Ve ilk ünlüm: Kılıçdaroğlu. Grup toplantısında Kamer Genç’in yanında, Baykal’ın çaprazında yerimi alıp söylediklerini not almaya başlıyorum. “Tayyip, sana laflar hazırladım” edasıyla başlıyor anlatmaya, bence bayağı da başarılı ele alıyor olayları. Bir yandan da yan odada eski tanıdık Bahçeli verip veriştiriyor. Konuşmalar, alkışlar, celallenmeler, alkışlar ve kapanış. Ortamın partililerden daha fazla CHP destekçileri ile dolu olması, insanların o karda kışta buraya gelmesi beni şaşırttı.
Bir yandan neler yazmak istiyorum, bir yandan da nasıl çekiniyorum anlatamam. Twitter’da bile olumsuz laf eden insanların apar topar dava edildiğini düşündükçe buraya Ankara’nın kışını anlatasım geliyor. Diğer yandan da her saat ayrı bir olay… En son Kuveyt’te böyle yazdıklarımı ince eleyip sık dokurken hatırlıyorum kendimi. Yoksa biz de mi Kuveyt… Neyse… 🙂
Bence ben bu seferlik yavaştan cümlelerimi toparlayayım. Çünkü şu an yanıma Yusuf’un kuzeni de geldi. Ama durmak yok, yola devam! Daha Tayyip cevap verecek…
En kısa zamanda görüşmek üzere.
diyor Ezgiya Çelebi. 

Avcı mı Toplayıcı mı?

Amacının gezmek olduğu bu nacizane ortamda biraz alışılmışın dışında bir şey paylaşmak istedim. Gezmekle aslında “sabit duramamak” ve sabit duramadığı için de “düzenli hayat kuramamak” sendromundan müzdarip olanların biraz kendilerini bulabilecekleri bir yazı.Bir arkadaşım erkekleri ve onların yaşadığı ilişkileri avcı-toplayıcı toplumlara benzetir. Toplumlar gibi erkeklerin de ilişki anlayışları ve buna göre şekillenen davranışları vardır.

Avcılıkla geçinen toplumlarda hayat hızlı, belirsiz ve zordur. Her gün ne yiyeceğiniz o günkü koşullara, hayvanın ruh haline ve size bağlıdır. Tavşanla idare etmek zorunda kalacağınız gibi bir geyiği de avınız yapabilirsiniz.  Bir nevi ne çıkarsa bahtına ya da neye niyet neye kısmet hesabı… Bunlara ek olarak da her kuşun eti yenmez. Zorluklarının yanı sıra, avcı toplumlar heyecan vericidir. Kanınız kaynar. Her an her dakika ayrı bir heyecan… Avınız için mücadele ettikçe onun vereceği tat da artar. Burası her zaman tam bu sonucu doğurmasa da “uğruna savaşmış” olmak birtakım dengeleri değiştirir. İçinde sürekli bir sonraki adımın ne olacağı konusunda bir kaygı taşısa da bu ona tatlı bir heyecan verir. Tabi bunlar biraz da gücüne güvenen avcının işidir. Gerçi avcı toplumu gençken böyle olsa da yaş ilerledikçe heyecan yerini kaygıya ve daha emin adımlarla avını bileceği günlerin özlemi alır.

Diğer taraftan toplayıcı toplum sabittir, daha monotondur. Genelde de ot yetiştirir. Ektiğinin ne olduğunu bildiğin sürece alacağın ürünü de bilirsin. Hayat yavaş, belirli ve rahattır. Sabah kafada soru işaretleriyle uyanmazsın, bilirsin çünkü tarlan hemen yanı başındadır. Ara ara tabi ki olumsuz hava koşulları olsun, toprağın kendinden kaynaklanan sorunları olsun ürünlerde azalma olabilir ama ne olursa olsun üç aşağı beş yukarı tahmin edersin. Sıkıcıdır tabi biraz. Hele de CV’sinde ufak çapta avcı geçmişi olanlar için sıkıntı büyüktür. Ancak  toplayıcılıkta daha da büyük sıkıntı olan özel mülkiyettir. Başkasının tarlasına girmeye çalışınca ya da başkasının ürünlerine göz koyduğunda problem olur.  Can yanar, canlar yanar… Sen de tabi istesen de istemesen de elindekilerle yetinmeyi ya da mutlu olmayı öğrenirsin. Ya yasak elmadan bir ısırık alırsın, ya da elmanın hayaliyle kendini avutursun…

Tabi sadece avcı ya da sadece toplayıcı olmaktan da memnun olanlar elbet olabilir. Ya da bulunduğu durumu korumayı herhangi bir belirsizliğe tercih edenler ama eninde sonunda herkes ya ona ya buna ya da kısa dönem her ikisine birden mensup olurlar!

diyor Ezgiya Çelebi. 
(Yiğit U.’ya adanmıştır.)

Madrid 101: Introducing the Heart of Spain

Madrid is the city that deserves the best place in my heart, after Istanbul 🙂

I have always thought that I won’t be able to live in a landlocked city. However, after seeing Madrid, actually after living in Madrid, everything have changed. The city lives 7/24. Meeting with the people under the Arbol y Oso at 00:00 to go out in ‘the evening’, ending up living in an apartment on Calle Mayor, and getting lost in Chueca were just the signs of an awesome beginning.

Even though the Spanish are Europeanized, there is a huge part in their culture that refuses to adapt itself to the order of the Europeans. During my days in Madrid, I have always thought that Spanish people are in-between Europeans and Latin Americans, which is true. However, on the other hand, opposing to their love of siesta and sluggishness, their internalized European identity was coming up to fix a broken pavement, or clean the streets after a huge botellon, etc. Everything was so annoying and amazing at the same time everyday in Madrid.

When we think, it is the paella, the guitar, and its football, but Spain can offer a lot more than you can imagine. First, its cuisine, in my opinion, can compete with all of the cuisines in the world! Second, its music is one of the most diversified and enjoyable tunes; especially when it is combined with the traditional dances… Third, the football is ‘more than a game’! Additionally, and finally, the Spanish men! Even though many men from other nations, mainly Turks, oppose to this idea by developing different arguments each time the subject comes up to prove me wrong, I would keep opposing them to the end.

In addition to all the lovely contributions, there is one thing that I have to thank to Spanish for, which is being their language. It makes me happy every time I hear or speak it. It has a calming effect on me. I believe not only on me, on many people due to their calm and relaxed attitudes, after living in Spain long enough (which is one month when you interact with the people and the language every day), I started acting relaxed… I started “doing as the Madrilenos do“.

I could felt my process of “becoming Spanish” in my bones. My Spanish accent turned into the accent of Madrid, then my reactions to social and cultural issues have started changing, and finally I was thinking just like a Spanish. I have started complaining about Zapatero and unemployment… How I wish I could say that was it. This was just the beginning of Madrid.

To be continued…

says Ezgiya Çelebi. 

(Dedicated to Txomin R.) 

Welcome to my world…

the Egyptian cats Welcome my beloved ones… I, Ezgiya Çelebi, decided to start writing every single thing that I have experienced in my trips. I will take you from the hills of Portugal to the sands of Kuwait with the flying carpet, from the jungles of Brazil to the order of Sweden. Also, beware! You might appear in one of the posts as an image, as a name, or you can read your own story here!

My only hesitation is about writing in English. I feel equally comfortable both Turkish and English while speaking; however, if I want to reach out to more people, English should be the language. Even though I have major flows in writing, I wanted to give it shot. At this point, I NEED YOU! I need all kind of comments, both about the ingredients of the blog and the use of language. Also, about my photos! I will be uploading only the photos I have taken!

Very soon I will commence with my first place to visit… Wish me luck 🙂

says Ezgiya Çelebi.